• 2 Haziran 2020

Zamansız Gezi Öyküleri: Sultanahmet


Sultanahmet Meydanı’nı gecenin bir saatinde arşınladınız mı?

Akraba ziyaretine, yakın akraba düğününe, hastaneye gelmişlerin İstanbul gezi rotası Sultanahmet’ten başlar. Çocuğu, genci, yaşlısıyla kabile halinde gezen; Sultanahmet Camisi’nde namaz kılıp ışıklı havuz önünde fotoğraflar çekinen, oradan Gülhane’ye koşturan; atalarının yüceliğine el ayak sürerek yaşını başını almış, artık pek de görünmeyen Avrupalı turistlerin hayatına uzaklığını hesaplayan, renkli montlarıyla her daim fotoğraf çeken uzak doğulu turist gruplarını bir oyuncağa bakar gibi inceleyen kalabalıkların, ellerinde mısır koçanlarıyla Ayasofya’nın eğreti minarelerine sevapmışçasına baka baka Sultanahmet Camisi’ni yapan isimsiz işçi atalarını anmadan, meydanlarda sultanların çocuklarının sünnet eğlencelerinin ihtişamını düşleyerek ve söylenerek, uzak bir akrabanın zenginliğinden övünür gibi ve bugünün yokluğuna razı bir şekilde Gülhane’ye gidişlerinin ardından; yüzyıllık, binyıllık kapılar örtülür geceleri.

İşte tam bu zamanlarda bastığın topraklardan at sesleri gelir. Roma Bağımsızlık Bildirgesi’nin okunduğu noktadasındır bazen, tam oradan geçiyorsundur, içinde çok uzak bir şarkı başlar. Şimdilerin Türk sanat musikisi, ilahilerinin Bizans ilahilerinden devşirildiğini anlar, durursun. Bu tanıdıklık hissi, yıllar sonra gördüğün dost gibi sarılır sana. Biraz kırgındır tabii unutulduğuna. Bile bile unutturulduğuna…

Meydandaki her adımında nefes nefese koşan atları, hipodromdaki binlerce Bizanslının coşkusunu duyarsın. Sabaha yakınsa ezanla kesilir coşku, şaşırırsın.

Bir gece Ayasofya ve Sultanahmet günün son ezanlarını okuyup yüzlerce yıllık kapılarını kapattıktan sonra, yine meydan kedilere köpeklere bırakılmışken yılanlı sütundaki pitonlar kafaları için ağlamaya başladı. Kuyrukları sarsılıyor, birbirlerine iyice sokulup Ayasofya’ya yöneliyorlardı. Kafalardan biri Ayasofya’da ağlamaya başlamıştı, biliyorlardı; diğer kafalar çok uzak topraklarda muhtemelen tam da şimdi ağlamaya başlamışlardı. Apollon tüm olanlar için bir şey demiyordu, Persleri anlatıp duruyordu. Şiirlerle teselli ediyordu. Pitonlar Apollon’a her geceki gibi çırpına çırpına sarıldılar, Apollon şarkılarla devam ediyordu ve yine kafasız kalmış pitonlara bir çare bulamadığına şaşıyordu.

Şarkıları, şiiri duyan Bizanslı bir kadın saçlarındaki boncukları bugüne çarparak binlerce yıl uzaklıktaki Alman Çeşmesi’ne vardı birkaç adımla. Apollon şiirlerini bağırdı ardından. Yıkılacak şehirleri, ölecek kralları, tam burada günlerce sürecek sünnet şölenlerini anlatıyordu. Birden araya Halide Edip’in yüzlerce yıl sonraki konuşması sızdı. Bizanslı kadın bu coşkuya kulak verdi, tüm yılları, halkları, geçip giden tanrıları aynı anda tam da burada görüyordu.

Ama kadın bu geçip giden coşkuları çeşmenin başında bıraktı. Biliyordu dağlar, denizler, sular ve rüzgârlar en kadim dostlarımızdı, şehirler, köyler, yollar değişirdi, halklar, krallar hep değişirdi. Zulümler ve zaferler de gelip geçerdi, tarihlere sürtüne sürtüne. Ama şimdinin en eski yerinde bile aşklar, özlemler hep aynı. Taş gibi, su gibi, akşam esintisi gibi, yaz yağmuru gibi, baharda çiçeklenen; kışın karı, soğuğu saran başı bulutlarda dağlar gibi binlerce yıllık gerçekti. Hep vardı. O kadar vardı ki insan ondan önce hiç olmamıştı. O yokken ne vardı?

Kadın aşkın, özlemin bilgisiyle; bu bilgilerin duygusuyla, başında hangi zamanın kayıtsızlığıyla Marmara’nın esintisi çekti içine. İçinde deli taylar, savaşlarda ölmüş atlara dualar bıraktı. Kimdi bu kadını uyandıran her gece, her gece bin yıldır Apollon’un şiirlerini kesik kesik yollara serdiren neydi, neydi zamanı böylesine yalan kılan ve yine de var eden?

Kadın, kanlı çınarın yapraklarına dokundu; dallar kıpırdadı, Hezarpare Ahmet’ten ölümler yere vardı. Bu ölümler toprağa havaya her gece olduğu gibi usulca karıştı. Kadın, aşk gibi ölümün bilgisini de çoktan kucaklamıştı. Bitmeyi de çoğalmayı da bir buğday tohumunun patladığını gördüğü o en eski zamanlarda kucaklamıştı. Çok başka bir sabahta dişi bir incir ağacının döllenmesini seyrederken gelmiş, geçmiş ve gelecek tüm tanrılara inanmıştı ve fakat hiç birine martılara sığındığı gibi sığınmadı. Martıların sesini kulaklarına doldurup yürürken meydanda ayakları da yüzü gibi yalındı, ayakları kim bilir nerden buraya gelmiş, getirilmiş taşları okşarcasına sakin sakin yürüyordu. Dünyanın her bir yanındaki kadının yüzüne sürülmüş rüzgârı böyle bir zamanda selamlıyordu. Nerde, ne zaman yaşamış bir kadın varsa bu meydanda bu rüzgârla geçiyordu.

Apollon hala şiirlerini söylüyordu, duyuluyordu bu. Kadını da yanında istiyordu. Tüm zaferleri, yenilgileri, şiirleri, ağıtları, gelip geçecek olan tüm yağmurları onun ellerine serecekti. Şifaları onun koynuna koyacaktı. İstiyorsa dağların başına buyruk hikâyesini, denizlerin tuzunu anlatacaktı. Ve eski zamanları, eskimeyen duyguları, şimdiyi ve sonrayı onunla yeniden yürüyecekti.

Oysa dünyanın hafızası kadının rahmindeydi. Her gece bu meydanda zamanı doğurabilirdi. Bunu Apollon da biliyordu. Kadın parmaklarını soğuk bir taşta gezdirdiğinde Apollon çatlayan yumurtalar duydu. Pitonlar kuyruklarını taşlara vurdu, Apollon’a sığındı. Kadın aklındaki şarkılarla yumurtalara koştu. Gördü. Bu gece henüz yıldızlar sönmeden üç kuş doğdu. Kadın kuşlara binlerce yıllık duygularla baktı. Gülümsedi. Sevgiyle… Kuşlar uçacaktı. Yüzlerce şehre kadının duygularını taşıyacaktı. Belki Palmira’ya, belki Persapolis’e, belki Pompeii’ye, belki Stonehenge’e Sultanahmet’ten bu kuşlar tanrıların, gençlerin, yaşlıların, çocukların dengesini çırpa çırpa götürecek.

Şimdi, burada, Bizans’ın sabahı İstanbul’un sabahına karışıyorken; kadın bin yıllık uykusuna, Apollon hükümsüz tanrılığına yatıyordu; yarın gece yine meydanda buluşmak üzere.

Bazı Bilgiler:
  • Yılanlı Sütun:

Sultanahmet Meydanı’nda bulunan Yılanlı Sütun’a ait yılan kafalarından ikisi kayıptır; üçüncü kafa, İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndedir.

M.Ö. 479’da Pers ordusu karşısında birleşen Yunan şehirlerinin kazandığı zafer anısına yapılmış ve Delfi’deki Apollo mabedine dikilmişti.

Kaybolan yılanbaşlarından birisinin üst çene ve başın üst yarısına ait parçası o tarihte Ayasofya’yı onaran mimar Fossati tarafından 1848 yılında bulunmuş ve yetkililere teslim edilmiştir. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Y%C4%B1lanl%C4%B1_S%C3%BCtun)

  • Apollon:

Apollon birçok yöre ve bölgede farklı kimlikler altında tapınım görmekteydi. En çok bahsi geçen kimlikleri ise müzik, kahin, yasa koyucu, ışık, kapıların koruyucusu, sağlık ve aranma ile ölümsüz genç erkek ve güzellik tanrısı kimliğidir. (https://okuryazarim.com/yunan-mitolojisinde-apollon/)

  • Alman Çeşmesi:

Alman İmparatoru Kayser II. Wilhelm’in 19 Kasım 1898 tarihindeki İstanbul’u ikinci ziyaretinin hatırası olarak Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit’e hediye edilmiştir.( http://www.kalinti-istanbul.com/item/alman-cesmesi/)

  • Hezarpare Ahmet Paşa ve Kanlı Çınar:

Ahmet Paşa’nın cesedi bir beygire yüklenip Atmeydanına (Sultanahmet) getirilerek meşhur çınarın altına bırakıldı. Ertesi gün Yeniçeri kılığındaki bir serkeş “İnsan yağı mafsal ağrılarına iyi gelür” diyerek çınarın altındaki ölü sadrazamın cesedini parça parça edip zorla beşer onar akçeye halka satmya başladı. Ancak akşama doğru cesedin kalan parçaları gömülebildi.

Ahmet Paşa bundan sonra hezarpare (bin parça) diye yâd edilir olmuştur. (https://tarihvemedeniyet.org/2009/09/istanbulun-ugursuz-agaci-kanli-cinar.html)

  • Halide Edip Adıvar:

Halide Edip Adıvar’ın 6 Mayıs 1919 da Sultanahmet Meydanında yaptığı konuşma metni için:

(http://www.geocities.ws/doru_tay/hea/miting.htm)

Gülbahar Yılmaz

İstanbul Üniversitesi Felsefe mezunu, İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisidir.


Gülbahar Yılmaz

Gülbahar Yılmaz

Öncekini oku

İngiltere Başbakanı Boris Johnson hastaneye kaldırıldı

Sonrakini oku

İstanbul Valisi Yerlikaya: Kamu çalışanlarında serbest kıyafet uygulamasına geçilmiştir