• 28 Kasım 2021

Yurt dışı yasağı: “Geçici” bir adli kontrol tedbiri mi, bir cezalandırma yöntemi mi?

Dördüncü Yargı Paketiyle Ceza Muhakemesi Kanununda yapılan düzenleme ve Anayasa Mahkemesinin uzun süreli yurt dışına çıkış yasağı uygulamasını hak ihlali olarak değerlendirdiği Eylül 2021 tarihli kararı sonrası yerel mahkemelerin nasıl bir yol izleyeceği merak konusu

Türkiye’nin son yıllardaki en önemli gündemlerinden biri basın ve ifade özgürlüğü yargılamaları. Demokrasi, özgürlük ve insan hakları konularında araştırmalar yapan sivil toplum örgütü Freedom House tarafından yayınlanan 2020 yılı raporunda Türkiye yine “özgür olmayan ülkeler” kategorisinde yer aldı. 100 puan üzerinden 32 puan alan Türkiye, 195 ülkenin yer aldığı “özgürlük” sıralamasında 146’ncı sırada. Bu durumdan en çok etkilenenlerin başında ise basın ve ifade özgürlüklerini kullandıkları için soruşturma ve kovuşturmalara maruz kalan gazeteciler, yazarlar ve akademisyenler gelmekte. Soruşturma ve kovuşturma evrelerinde uygulanan gözaltı, tutuklama ve adli kontrol tedbirleri ise gazetecilerin, sanatçıların, aydınların sadece mesleki faaliyetlerini sürdürmesini engellemekle kalmıyor, hayatlarının meslek dışı alanlarında da sıkıntılara yol açıyor.

Adli kontrol kararları Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 109 ile 115’inci maddeleri arasında düzenleniyor. “Ev hapsi”, “elektronik kelepçe”, “en yakın karakola belli günlerde imza verme” ve “yurt dışına çıkış yasağı” gibi çeşitleri bulunan adli kontrol tedbiri kararları çoğunlukla soruşturma aşamasında, savcılıkların talebi üzerine sulh ceza hâkimliklerince veriliyor. Soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısının talebi yoksa sulh ceza hâkimliği kendiliğinden adli kontrol kararı veremiyor. Ancak soruşturma aşamasında tutuklama istemiyle sulh ceza hâkimliğine sevk edilen bir şüpheli, hâkimlik tarafından tutuklama yerine adli kontrol altına alınabiliyor. Kovuşturma aşamasında ise adli kontrol tedbiri uygulama yetkisi şüpheli/sanık hakkındaki yargılamayı yürüten mahkemeye geçiyor.

Resmî Gazete’de 14 Temmuz 2021 tarihinde yayımlanan ve 1 Ocak 2022 tarihinde yürürlüğe girecek olan, kamuoyunda “Dördüncü Yargı Paketi” olarak adlandırılan düzenleme ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda adli kontrol uygulamasının ne kadar süreceğine dair açık bir düzenleme yapıldı.

Düzenlemeye göre şüpheli veya sanığın adli kontrol yükümlülüğünün devamının gerekip gerekmeyeceği hususunda en geç dört aylık aralıklarla, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi, kovuşturma evresinde ise mahkeme tarafından karar verilecek. Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde adli kontrol süresini en çok iki yıl olarak sınırlandıran düzenlemeye göre bu süre zorunlu hâllerde gerekçesi gösterilerek bir yıl daha uzatılabilecek. Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde ise adli kontrol en çok üç yıl süreyle uygulanabilecek. Bu süre zorunlu hâllerde gerekçesi gösterilerek uzatılabilecek. Uzatma süresi toplam üç yılı, Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kapsamına giren suçlarda ise dört yılı geçemeyecek.

Yasaya göre hüküm kesinleştikten sonra adli kontrol tedbiri kendiliğinden kalkar. Kesinleşen hükmün infazı aşamasında, yargılama aşamasına ilişkin olan adli kontrol hükümleri uygulanamaz.

Yargılama aşamasında ise, “ev hapsi” ya da “karakola imza verme” gibi adli kontrol tedbirleri davanın belli aşamalarında kaldırılsa da mahkemelerin en zor kaldırdığı adli kontrol tedbiri olan “yurt dışına çıkış yasağı” hemen hemen tüm davalarda yargılamanın sonuna kadar devam ediyor.

AYM: Hak ihlali

Her ne kadar Cumhuriyet savcılarının talepleri ile yerel mahkemeler yurt dışına çıkış yasağı uygulamasında ısrar etse de Anayasa Mahkemesinin (AYM) bu uygulamayı hak ihlali olarak değerlendirdiği kararlar da mevcut.

AYM’nin bu kararlarından biri, Barış İçin Akademisyenler’in “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildirisine imza attığı için mesleğinden ihraç edilen ve yargılandığı davada yurt dışına çıkış yasağı tedbiri konulan Yrd. Doç. Dr. Latife Akyüz’ün başvurusu.

Akyüz başvurusunda, uygulanan yurt dışına çıkış yasağı ile eğitim ve öğrenimini sürdürmesinin, böylece kariyerini geliştirmesinin engellendiğini belirtmişti. Uygulamanın meşru bir amacı olmadığını, acil bir sosyal ihtiyaca cevap vermediğini ve orantısız olduğunu belirten Akyüz, Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan manevi varlığını geliştirme hakkı ile 20. maddesinde koruma altına alınan özel hayatın korunması hakkının ihlal edildiğini öne sürmüştü.

Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığını güvence altına alan Anayasa’nın 17. Maddesine göre, “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” Anayasa’nın özel hayatın gizliliği ve korunmasına ilişkin 20. Maddesine göre de “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.”

4 Ekim 2016 tarihli başvuruyu beş yıl sonra, 7 Eylül 2021 tarihinde hükme bağlayan AYM, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadına da atıf yaptığı kararında, Anayasa’nın 20. maddesindeki özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ve başvurucuya 13.500 TL tutarında manevi tazminat ödenmesine karar verdi.

AYM,AİHM’nin Baumann v. Fransa ve Sissanis v. Romanya kararlarında, alınan bir tedbir sonucu bir kimsenin pasaport gibi bir seyahat belgesinden yoksun bırakılmasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde güvence altına alınan serbest dolaşım özgürlüğünün kullanılmasına yönelik bir müdahale olarak değerlendirildiğini vurguladı.

AYM kararında AİHM’nin Parmak ve Bakır v. Türkiye kararına da atıf yapıldı: Anılan kararda AİHM; bir bireyin seyahat özgürlüğü üzerindeki kısıtlamaya başlangıçta izin verilse dahi bunun uzunca bir süre otomatik şekilde devam ettirilmesinin bireyin haklarını ihlal ederek orantısız bir tedbir hâline gelebileceğini belirterek somut davada yerel mahkemelerin ikinci başvuranın mükerrer başvurularına karşın söz konusu seyahat yasağının haklılığını yeniden değerlendirmemeleri ve söz konusu tedbiri otomatik bir şekilde onayladıklarını ifade etmiş ve Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır.

AYM, ihlal kararında, Akyüz’ün gitmek istediği ülke ile güçlü mesleki bağlarının olduğu ve yurt dışına çıkışının yasaklanmasının mesleki hayatını doğudan etkilediği, dolayısıyla başvurucunun mesleki hayatına yönelik müdahalenin başvurucunun özel hayatına ciddi şekilde etki ettiği değerlendirmesinde bulundu. Kararda, “Akademisyen olan başvurucunun sulh ceza hâkimliğinin adli kontrol kararıyla yurt dışına çıkışının yasaklanması nedeniyle seminer ve araştırma bursu gibi çeşitli mesleki faaliyetlerinden alıkonulması sonucu özel hayata saygı hakkına müdahalede bulunulduğu sonucuna varılmıştır” ifadeleri yer aldı.

AYM, kararında adli kontrol kararlarının geçici uygulamalar olduğunun mahkemelerce unutulmaması gerektiğini vurguladı: “Herhangi bir tedbirin ilanihaye veya herhangi bir kriterden bağımsız olarak süreklilik arz eder biçimde uygulanması mümkün değildir. Tedbirin geçici olması, tedbirden beklenen amacın hasıl olmasını müteakip sonlanacağı anlamına gelir.”

Kararda, adli kontrol uygulamalarının uzamasının anayasal haklar üzerinde giderek ağırlaşan bir baskıya neden olacağı vurgulandı. Yüksek mahkeme, adli kontrol uygulamasının kaldırılması için Akyüz’ün yaptığı başvuların “verilen kararda usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığı” gerekçesiyle reddedilmesini “birbirini tekrar eden ve herhangi bir değerlendirme içermeyen soyut gerekçeler” olarak değerlendirdi.

AYM ayrıca, lehte ve aleyhte ileri sürülen bütün delillerin incelenmesi tavsiyesinde bulundu ve yetersiz ve çelişkili gerekçelerle koruma tedbirinin yaklaşık 3 yıl 8 ay sürmesinin Akyüz’ün mağduriyetini artırdığına vurgu yaptı.

Yerel mahkemeler AYM kararına uyacak mı?

Hem Dördüncü Yargı Paketi ile yapılan düzenleme hem de AYM’nin bu yeni kararı sonrası önümüzdeki süreçte yurt dışına çıkış yasaklarının kaldırılması talebiyle yerel mahkemelere yapılacak olan başvurularda verilecek kararlar merak konusu.

Yurt dışı yasağı her ne kadar kâğıt üstünde geçici bir yargılama önlemi olarak tanımlansa da pratikte bir cezalandırma yöntemine dönüşmüş durumda. Hakkında 2016 yılından bu yana yurt dışına çıkış yasağı olan çok sayıda kişi bulunuyor ve bu kişiler arasında çok sayıda gazeteci var. Bu gazetecilerden biri Hayri Demir. Farklı davalarda yargılamaları sürmekte olan gazeteciler İsminaz Temel ve Tunca Öğreten’e uygulanan yurt dışı yasakları da 2017 yılından bu yana devam etmekte.

İsminaz Temel: Dört soruşturmada yurt dışı yasağı var

Etkin Haber Ajansı (ETHA) editörü ve muhabiri İsminaz Temel, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ardından üç kez gözaltına alındı ve hakkında dört ayrı soruşturma açıldı. Soruşturmalardan üçü davaya dönüşürken, bir soruşturma ise devam ediyor.

Temel hakkındaki ilk yurt dışı yasağı kararı 2017 yılında verildi. 2018 yılında hakkındaki bir başka soruşturma kapsamında tutuklanana Temel, bir kez daha yurt dışına çıkış yasağı tedbiri konularak tahliye edildi. Temel, tahliyesinden hemen sonra, 2020 yılında bir kez daha gözaltına alındı. Dört günlük bu gözaltı süresinin ardından Temel’e bir yurt dışı yasağı daha uygulandı. Son olarak Şubat 2020’de hakkında açılan bir soruşturmada Temel’e yurt dışına çıkış yasağı getirildi.

Temel, yurt dışı yasağının kaldırılması için itiraz dilekçesi sundu ancak mahkemeler tarafından talebi reddedildi. Almanya’da yaşayan annesinin hastalığı nedeniyle yurt dışına çıkması gerektiğini belirterek annesinin hastalığını belgeleyen evrakları mahkeme heyetine sunmasına rağmen Temel’in bu talebi karşılık görmüyor.

Temel, bu süreçte gazeteci olarak yurt dışından birçok etkinliğe katılması için davet aldığını ancak hakkındaki adli kontrol tedbiri nedeniyle bu etkinliklerin hiçbirine katılamadığını söylüyor: “İki ayrı ülke tarafından gazetecilerin uğradığı hak ihlalleri üzerine yapılan etkinliğe davet edildim ancak gidemedim. Yasak kararı kaldırılmadığı için başvuru da yapamadım.”

Temel, yasağın olumsuz etkisinin yalnızca mesleğine olmadığının altını çiziyor: “İnsani anlamda da büyük bir etkisi var. Seyahat özgürlüğünüz, ifade özgürlüğünüz engelleniyor.”

Temel, yurt dışı yasağının diğer adli kontrol uygulamaları gibi gazetecileri sindirme amacıyla devreye sokulduğunu söylüyor: “Yasağın yanı sıra davaların kendisi başlı başına hukuksuzluk. Gazetecilik mesleği bağımsız ve tarafsızdır. Haklıdan, doğrudan, hakikatten yanadır. Sadece gerçekleri yazdığımız, halkın haber alma hakkını yerine getirdiğimiz, doğruları ulaştırmaya çalıştığımız ve tabii bunu muhalif kimliğimizle yaptığımız için hedef alınıyoruz. İktidardan yana olmayan, onun istediklerini yazmayan gazeteciler hedef tahtasına oturtuluyor. Özgür basın çizgisinden, hakikatin izinden ayrılmayan gazeteciler davalarla, soruşturmalarla, tutuklamalarla ve yurt dışına çıkış yasağı gibi uygulamalarla sindirilmeye çalışılıyor. Bu hukuksuzluğa son verilmeli. Çünkü bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da gazeteciler biat etmedi, etmeyecek.”

Hayri Demir: Yurt dışı yasağı 6 yıldır sürüyor

Gazeteci Hayri Demir’in şu anda iki ayrı dava kapsamında sürmekte olan yurt dışına çıkış yasaklarının ilki 2016 yılında başladı. İkinci yurt dışı yasağı kararı ise 2018 yılında verildi. Demir hakkındaki iki yargılama da aynı mahkemede sürüyor.

Bu davaların bugüne kadar görülen bütün duruşmalarında yurt dışı yasağının kaldırılması için itiraz ettiklerini belirten Demir, adli kontrol uygulamasının tedbirden infaza dönüştüğünü söylüyor ve ekliyor: “Yılları bulan ve keyfi bir şekilde sürdürülen bir yaptırımla karşı karşıyayım. Elbette sürekli yurt dışına çıkan biri değilim, ancak bir yasağın bu kadar sürmesi bile hak ihlalidir. Uzun süredir serbest gazetecilik yapıyordum. Bu süre içerisinde yabancı basına içerik ürettim. Fakat kimi zaman aldığım iş teklifleri nedeniyle yurt dışına gitmem gerekirken yasak nedeniyle gidemedim. En son Ağustos ayında yine bir iş teklifi aldım. Yeni açılacak bir televizyon kanalının Türkiye koordinatörlüğü gibi bir pozisyona başvuru yapmıştım. Başvurum olumlu sonuçlandı ve mülakatta da geçtim. Fakat yasağın kaldırılması talebim yine olumsuz sonuçlanınca bu işe başlayamadım. Bununla birlikte bazı burslarla ilgili davetlere de keyfi bir şekilde sürdürülen yasak nedeniyle katılamadım.”

Gazetecilerin meslekleri gereği sürekli seyahat etmesi gerektiğinin altını çizen Demir, yurt dışı yasağına benzer şekilde karakola düzenli olarak imza verme adli kontrolünün de olumsuz etkileri olduğunu hatırlatıyor: “Mart 2016’da gözaltına alınıp adli kontrol şartıyla serbest bırakıldığımda hakkımda yurt dışı yasağı ile birlikte bir de haftada iki gün imza yükümlülüğü kararı verilmişti. O dönemde gazetecilik mesleğimi neredeyse yapamadım. Örneğin Ankara’dan İstanbul’a CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlatmış olduğu adalet yürüyüşünü sırf bu yüzden takip edemedim. Yine imza için belirlenen günlerin önemli haberlerle çakışması nedeniyle birçok kez habere gidemediğim oldu. Bu örnekler bile verilen adli kontrol kararlarının biz gazetecilerin mesleğini yapmasına nasıl engel olunduğunu gösteriyor. Mahkemeler tutuklama kararı vermeseler de adli kontrol kararlarıyla gazetecinin mesleğini yapmasını sınırlıyor.”

Öğreten: Mesleğimi yapmaktan alıkoyuyor

Gazeteci Tunca Öğreten hakkında da 2017 yılından bu yana devam eden “RedHack davası” kapsamında yurt dışına çıkış yasağı uygulanıyor. Davada bugüne dek 12 duruşma görüldü ancak Öğreten’in yurt dışı yasağının kaldırılması talepleri her seferinde mahkemece reddedildi.

Öğreten, “Taleplerimizde, mesleki seyahat gereksinimlerine vurgu yaptık ancak yasak kaldırılmadı” diyor ve ekliyor: “Yaklaşık 2 yıldır hayatımızda Covid-19 salgını diye bir gerçeklik olsa da yurt dışına seyahat edememek büyük bir eksiklik. Mesleki ve psikolojik açıdan da insanı zorlayan, geride bırakan, dünya ile temasını kesen bir uygulama.”

Gazetecilik mesleğini 18 yıldır sürdürdüğünü ve bu sürenin 6-7 yılını çatışmalı bölgelerde geçirdiğini ifade eden Öğreten, göçmen ve sığınmacılar hakkında da çalıştığını hatırlatıyor ve işinin büyük bir parçasını oluşturan sınır dışı haberlere ulaşmasının hakkındaki adli kontrol kararı nedeniyle engellendiğinin altını çiziyor.

Öğreten, ayrıca yurt dışı çıkış yasağı nedeniyle panel, seminer gibi pek çok mesleki organizasyona da katılamadığını belirtiyor: “Mesleki açıdan ilgi alanımdaki pek çok konuyu, yasak nedeniyle işleyemiyorum ve bu beni mesleğimi yapmaktan alıkoyuyor.”

Avukat Aktan: Belli suç tiplerinde istikrar kazandı

Çok sayıda gazeteci davasına bakan Avukat Erselan Aktan ise adli kontrol tedbirlerinin basit ceza dosyalarında bile verildiğinin altını çiziyor.

Aktan, “Takipsizlikle sonuçlanacağı en baştan belli olsa bile bu yola gidiliyor. Bu temayül maalesef belli başlıklarda, belli suç tiplerinde istikrar kazandı” diyor ve ekliyor: “Gazetecilerin yargılandığı davalarda bunun çift aşamalı yapıldığını gözlemliyoruz: Birinci aşama, sorgu sonrası savcılığın yargılanan gazeteciyi tutuklama istemiyle sevki; ikinci aşama da tutuklamanın çoğunlukla reddi ve adli kontrol tedbirleri. Bu durumlarda yargılanan da müdafii de en azından tutuklamadan kurtulduğuna seviniyor ve adli kontrole razı olabiliyor. Oysa bırakın adli kontrol tedbirini, yargılamaya konu olan sosyal medya paylaşımı ya da haber için soruşturma açılması bile hukuki değil.”

Yurt dışına çıkışı yasaklanan bazı gazetecilerin pasaportunun bile olmadığını vurgulayan Aktan, sözlerine şöyle devam ediyor: “Yurt dışına hiç gitmemiş, yakın zamanda böyle bir planı da olmayan gazeteciler var. Yani karşılığı olmayan bir müeyyide. Mahkemeler imza atma yükümlülüğü öngören tedbirlerin kaldırılmasına daha kolay karar verebiliyorken yurt dışına çıkış yasakları daha zor kaldırılıyor. Yargılandıkları suçlara nazaran bu tedbirin tali olduğunu düşünüyor olmalılar. Belki de bu yüzden bu tedbiri kaldırmak için yaşamsal derecede önemli gerekçeler sunulmasını bekliyorlar.”

Aktan, bu adli kontrol tedbirinin yargılamanın uzamasına da neden olduğunu hatırlatıyor: “Halihazırda yurt dışında yaşayan gazeteciler bu yönde bir tedbir alınacağını düşünüp ülkeye gelmekten kaçınıyor, davalarını da bizzat takip edemiyor. Mahkeme huzurunda ifadesi alınması gerekenler adli tedbirlerin uygulanma ihtimalini düşünüp bundan kaçınabiliyorlar ve böylelikle dava tümüyle sürüncemede kalıyor ve yıllarca uzayabiliyor.”

Aktan, adli kontrol tedbirinin gazeteciler üzerindeki bir diğer etkisini ise şöyle özetliyor: “Adli kontrol tedbirinden etkilensin ya da etkilenmesin, yurt dışına çıkışı yasaklanan gazeteciler bir soruşturma ya da kovuşturmaya dahil olduğunu sürekli olarak hatırlıyor. Bunun sonucunda da yapacakları haberleri, sosyal medya paylaşımlarını otosansür süzgecinden geçirerek yapıyorlar.”

KAYNAK: Expression Interrupted

ÖNCEKİNİ OKU

Beş yılda 400 gazeteci öldürüldü

SONRAKİNİ OKU

Erzurum’da 5.1 büyüklüğünde deprem