• 26 Kasım 2020

Hüseyin’in kuyusunda


Hasan Ali Toptaş’ın “Beni Kör Kuyularda” kitabını elime aldığımda “Kuşlar yasına gider”den kalma bir duygu hemen ruhumu sardı. Kendimi bir yolculukta yanımda koşan bir atı izlerken hayal ediyorum. Hayallerim tasvirleri aşıp, rüyalarımla, rüyalarım gerçekle kesişirken, atın kestaneye çalan yelesi gözümü kamaştırıyor. Uzaklardan, gerçeğe çekiliyorum.

Hasan Ali Toptaş’ın Everest Yayınları etiketiyle 2019’da çıkan “Beni kör kuyularda” kitabının kapak fotoğrafı ünlü yönetmen Nuri Bilge Ceylan’a ait. Ceylan’ın fotoğrafı Ahlat Ağacı filminde geçen kuyuda çekip çekmediğini bilmiyorum ama Ceylan ismini görünce çokça yapılan Hasan Ali Toptaş-Nuri Bilge Ceylan karşılaştırması yapmanın tam da sırası diyorum. Hasan Ali Toptaş film çekseydi Nuri Bilge Ceylan, Nuri Bilge Ceylan öykü-roman yazsaydı Hasan Ali Toptaş olurdu deniliyor. Bu çok bilinen benzetmeyi, henüz duymamış olanlar için buraya bırakıyorum.

Öncelikle bir hususu vurgulamak isterim. Frankfurter Allgemeine gazetesinde çıkan ve arka kapakta görmeye alıştığımız bir cümle kitabın ön kapağına yerleştirilmiş. Bu cümle kitap isminin hemen altında. Burada daha çok reklam kaygısıyla eklenmiş gibi duruyor. Editör tarafından ne düşünülerek eklendi bilmiyorum ama Hasan Ali Toptaş gibi halihazırda okuyucuların belki de en çok tanıdığı yazarlardan birinin kitap kapağında görülen reklam kaygısı, belki nispeten az tanınan bir yazarın kitap kapağında olmasından daha anlaşılmaz duruyor.

Kitap E.M. Cioran’ın “Bir kez selamete erdikten sonra, kendine hala canlı demeye kim cesaret edebilir?” cümlesiyle karşılıyor bizi ve Ankara’nın kenar mahallelerine davet ediyor. Her şehrin kendi kimliği, kimliğiyle örtüşen rolleri birbirinden farklı. Ruhu da, dili de, sokağı da. İstanbul’un kenar mahalleleri gibi değil Ankara’dakiler. Yoksullukta, acıda, çilede, kısaca zor bir hayatta eşit belki. Ama her şehrin çaresizliği aynı değil. Bunu iki şehirde de çaresizliğe düşünler iyi bilir diye düşünüyorum. İstanbul’un çaresizliği geriye götürmez, geriye itmezken, Ankara hasretin hep geriye doğru çekildiği bir sisli coğrafya. Ankara’da insan geçmişini hep cebinde taşır, bir gün geri dönmek için. Geride hiçbir şeyin eskisi gibi kalmadığını düşünmeden hem de.

Yaş yerine taş akıyor

Kitap, Güldiyar’ın başına gelenler sonrasında gözünden, yaş yerine taş akmasının hikâyesini konu alıyor. Babasına yemek götürmek için evden çıkan ve başına ne geldiğine asla yer verilmeyen Güldiyar, sessizliğe gömülüyor ve ağladığında gözlerinden taşlar akmaya başlıyor. Bunu gören annesi ne yapacağını bilmez bir şekilde kızına ne olduğunu anlatması konusunda ısrar ediyor. Sessizliğini bozan Güldiyar başına neler geldiğini annesine anlatıyor ama okuyucu ne olduğunu bilmiyor. Güldiyar’ın babası Muzaffer, kızının konuşup konuşmadığını Bahriye’den öğrenmeye çalışıyor. Güldiyar’ın başına ne geldiğini ya da babanın neyi gizlemeye çalıştığına dair merak uyandırılsa da, hikâye bu konuda bir bilgi vermeyip, gözlerden dökülen taşlara odaklanarak ilerliyor. Birkaç güne geçmezse doktora götürülüp gösterilecek olan Güldiyar’ın namı o kadar hızlı yayılıyor ki, gözünden yaş yerine taş aktığını görmek için kalabalıklar eve üşüşmeye başlıyor. Güldiyar’ı hastaneye götürmeye karar verildiği günün sabahında ise Bahriye yaşamını yitiriyor.

Çetelerin eline düşüyorlar

Bahriye’nin ölümü sonrasında uzun süredir Muzaffer’e küs olan Emine’nin eşi Dursun, kalabalıkla baş edemeyen Muzaffer’e yardım ediyor. Artan kalabalıkla Dursun da baş edemeyince, kahvede oturan mahalleli gençlerden yardım istiyor ve tüm hikâye değişiyor. Gençlerden biri bu kalabalığı fırsat bilip, oluşturduğu ekiple Güldiyar’ın gözünden akan taşları görmek isteyenlerden para almaya başlıyor. Buna karşı çıkan Dursun’un dövüldüğünü ve evden ayağının kesildiğini sonra öğreniyoruz. Daha sonra başka bir çete grubu, para toplayanların yerine geçiyor. Onların yerine başkaları ve sonra başkaları. Güldiyar bir sirklik gösteriye, evleri ziyaretgâha dönüştürülüyor. Para alındığını farkettiği anda baba Muzaffer itiraz etse de, dayak yiyip bir kenara atılıyor. Güldiyar ise gelen ziyaretçilerin önünde ağlaması beklenen bir meta. Bir süre sonra ağlayamayan Güldiyar’ın ağlaması için çeteler küfür kıyamet derken bıçak dayıyorlar sırtına. Bu olunca da ağlamaya başlıyor Güldiyar. “Ağlatmanın yolunu bulduk” diyen çeteler duvarı kalınca bir perde ile kaplayıp, Güldiyar’ı da önüne oturtuyorlar ve ne zaman ziyaretçiler içeriye girse perdenin arkasından biri Güldiyar’a bıçak dürtmeye başlıyor. Ağlayınca Güldiyar’ın gözlerinden yaş yerine taş aktığını görenler bunu başkalarına anlatıyor. Başkaları başkalarına, onlar da ötekilere anlattıkça ziyaretlerin ardı arkası kesilmiyor… Ziyaretçiler arttıkça para artmaya, para arttıkça da çeteler değişmeye devam ediyor.

Ruhlar gerçeğe karışıyor

Bu olan biteni evinden izlemek zorunda kalan Dursun sürekli olarak o gençleri eve çağırdığı ve başlarına böylesi bir belayı açtığı için pişmanlık içinde. Muzaffer Güldiyar’ı kaçırıp köye götürme planları yapsa da, çeteleri bir türlü aşamıyor. Muzaffer’in alkol zaafını öğrenen çeteler bir süre aldıkları şaraplarla onu sanrıların kucağına bırakıyorlar ve o da Güldiyar gibi günden güne eriyor. Toptaş’ın bu kitabında ruhlar yaşayanlara görülüyor, ölüler ve diriler içiçe geçiyor. Çetelerin darmadağın ettiği mutfağı temizleyen Emine’nin gördüğü Bahriye’nin hayali, Muzaffer’in ölmüş anne ve babasını görmesi, sandığın ön yüzünde hareket eden geyik motifleri. Hayaller gerçeğe karışırken, Hüseyin’in akıbeti, kayboluşu tüm satırlarda okuyucuyla birlikte. Hüseyin’in başına ne geldiğine dair bir bilgi yok. Ailenin arayışı, bizim arayışımıza dönüşüyor. Hüseyin’in gölgesi ve yokluğu tüm kitaba siniyor.

Kuyuya düşen kim?

Güldiyar’ın gözlerinden akan taşların etrafında kesişen yan hikâyeler, Emine’nin Dursun’un, Muzaffer’in, Halil’in hikâyesi. Güldiyar sırtından aldığı bıçak darbeleri ve içine düştüğü çaresizlikle, sessizliğe tamamen teslim olması, acıya bile ah diyememesi. Baba Muzaffer de Güldiyar öldükten sonra hiç kıpırdamadan onun durduğu yere bakarken donup kalması.

Ziyaretçilerden biri “ölen kızını görüyor” diye Muzaffer’i işaret ediyor. Gözlerinden taş akan kızı görmeye gelenler, bu defa onun acı ve çaresizlik içinde donup kalan ve ölen kızını gören(!) babasını ziyaret etmeye başlıyor. Güldiyar’ın ölümüyle evi terketmeye hazırlanan çeteler, bu defa babayı ziyarete gelenlerden para almaya başlıyor. Onların çarkı yeniden dönerken, toplum şahitliğinde yeni bir cinayet hikâyesi de başlıyor. Kitap bu hikâyeyi hayal gücümüzün döngüsüne bırakıyor.

Kitap bittiğinde kuyuya düşen kimdi diye sorunca, hiçbirimizin çıkamadığı, arayanın kendini bulacağı, ama okunanın içine düşeceğinden emin olduğum Hüseyin’in kuyusunda buluyorum kendimi. Kitap boyunca da o kuyudan baktığımı da, kapağa tekrar bakınca farkediyorum.

Künye: Beni Kör Kuyularda

Hasan Ali Toptaş

Ekim 2019, 240 s.

Everest Yayınları


Zülküf Kurt

Zülküf Kurt

Öncekini oku

Reuters: Rusya, Türkiye’yi provakatif açıklamalar yapmaması konusunda uyardı

Sonrakini oku

13 Şubat Dünya Radyo Günü; radyo ve kadınlar arasındaki bilinmeyen ilişki